Wednesday, May 30, 2012

dertsiz oyun /// a carefree play - yiğit sertdemir

“DERTSİZ OYUN” / “A Carefree Play” ALTIDAN SONRA TİYATRO Bu oyundaki seyirciler gerçek hayattan alınmamıştır Tasarlayan-Yöneten: Yiğit Sertdemir Koreograf: İlyas Odman Müzik Tasarımı: Onur Kahraman Kostüm-Makyaj Tasarımı: Candan Seda Balaban Işık Tasarımı: İsmail Sağır Fotoğraflar: Ali Güler Seyredenler: Candan Seda Balaban, Gülhan Kadim, İlyas Odman, İpek Taşdan,İsmail Sağır, Murat Kapu, Onur Tuna, Sabahattin Yakut, Seda Özen Yürük, Selen Şeşen, Sinem Öcalır, Şirin Keskin İndere Altıdan Sonra Tiyatro’nun projesi Kumbaracı50 Üçlemesi’nin sonuncusu olan “Dertsiz Oyun”, bir oyunu seyreden 12 kişi arasında geçiyor. Oyunu seyretmeye gelen seyirciler, karşılarında oyun seyreden 12 kişiyi bulacaklar. “Dertsiz Oyun”; seyircinin, seyirci beklentilerinin ve seyrediş halinin nereye evrildiğini, seyredilen“şey”in nereye doğru gittiğini/götürüldüğünü araştıran bir sözsüz oyun. Tiyatronun yüksek ve ideal amacı olan insanı dönüştürmek hedefi nasıl gerçekleşebilir? Bir oyun seyrederken gerçekten bütün seyirciler dönüşürse o oyun ne olur? Kumbaracı50 Üçlemesi, mekanın kendi gerçekliğinden, mekanın bulunduğu konumun ve zamanın gerçekliğinden yola çıkılarak oluşturuldu. Üçlemenin birincisi “Gerçek Hayattan Alınmıştır” Kumbaracı50’nin inşaatında geçiyor, ikincisi “Barzo ile Konserve” Kumbaracı50’de oynanan bir oyun sonrasında geçiyor, üçüncüsü “Dertsiz Oyun” ise Kumbaracı50’de oyun seyreden seyirciler arasında geçiyor. Üçleme gerçek ve söz ağırlıklı başlayıp, sözün azaldığı ve sonrasında da yok olduğu grotesk bir çizgide “Dertsiz Oyun”la son buluyor.
Dertsiz Oyun/ A Carefree Play ALTIDAN SONRA TIYATRO Audience in this play is not taken from real life. Created and Directed by: Yiğit Sertdemir Choreography: İlyas Odman Original Music by: Onur Kahraman Costume and Make-up Design: Candan Seda Balaban Lightning Design: İsmail Sağır Photograph: Ali Güler Audience: Candan Seda Balaban, Gülhan Kadim, İlyas Odman, İpek Taşdan, İsmail Sağır, Murat Kapu, Onur Tuna, Sabahattin Yakut, Seda Özen Yürük, Selen Şeşen, Sinem Öcalır Şirin Keskin İndere Altidan Sonra Tiyatro`s production “A Carefree Play” which is the last episode of Kumbaracı50 Trilogy takes place among 12 people who watch a play. Those who come to see the play will find 12 people that watch a play. “A Carefree Play” is a piece with no words that explores where the audience, audiences` expectations and the state of watching evolves and towards where the “thing” that is watched goes/is taken. How could transforming the human, the ultimate and ideal cause of the theatre, be achieved? What would a play become if all the audience is really transformed watching a play? Kumbaracı50 Trilogy was formed by setting out from the very own reality of the place, the time and space of the place. First episode of the trilogy “Gerçek Hayattan Alınmıştır/Taken From Real Life” takes place during the construction of Kumbaracı50, second episode “Barzo ile Konserve / Barzo and Konserve” takes place at the venue after a show, third episode “A Carefree Play” takes place among the audience while watching a play at Kumbaracı50. On a grotesque fashion, starting first as reality and text based where later words wane and eventually disappear, the trilogy concludes with “A Carefree Play”.

Wednesday, March 7, 2012

http://danzon2008.blogspot.com /// Şubat 2012




[yabancı bir arkadaşımla tanışma aşamamızda bayağı bir sorun yaşamıştık. ben yabancı dilde türkçe konuşur gibi emir kiplerini kullanıyordum. o hiç alışık değildi kendisine "emir verilmesine", yadırgıyordu. ne zaman biraz türkçe öğrenmeye başladı, kulağı aşinalaştı, beni arkadaşlarımla türkçe konuşurken takip etmeye başladı, bizlerin "emir niyeti" gütmeden emir kipini kullandığımıza kani oldu.
arkadaşlar arasında konuşurken tabii ki niyetimiz emir vermek değil, ancak dilimize -belki de tarihimizin baskın askeri mirasıyla- sinmiş olan emir kipini günlük samimi konuşmalarımızda fark etmeden, doğal bir şekilde kullanıyoruz. bir nevi "sıradan faşizm" örneği.]

...

6dansonratiyatro projesi "gece hikayeleri" serisinin birinci ayağı "başka sesler" bir ilyas odman tasarımı. ilyas odman dışındaki performansçılar gülhan kadim ve ipek taşdan. eylül akıncı projeye dramaturjik destek vermiş. ismail sağır ışığı tasarlamış.

"başka sesler"in çıkış noktası, türkçenin gündelik konuşma diline sinmiş emir kipleri sanki.
birileri başka birilerine, hem de arkadaş oldukları birilerine emir vermeye, komut vermeye başlarlarsa ne olur. hayat gündelik ve biraz da sıkıcı akışında giderken, görünürde eşit olan arkadaşlar arası basit bir diyalog, günlük konuşma dilimizde saklı kodlarla ast-üst ilişkisini su yüzüne çıkarırsa bunun sonu neye varır.

bir masa etrafında oturmuş ve seyretmekte olduğumuz gösteriyi tasarlamaya çalışan üç arkadaşın belli hareketlerinin-konuşmalarının-duruşlarının tekrarından oluşan ve günlük hayatın sıkıcılığını ve biteviyeliğini yansıtan ilk bölümün ardından gelen kırılma noktası, içlerinden birinin diğer ikisine "yapma!" demesiyle gerçekleşir.
diğeri ayağını sinirli sinirli yere vuruyordur sadece. üçüncüsü ise parmaklarıyla masayı tırmıklıyordur. halbuki, sıkılmış olan sadece o "sinirli" ikisi değil, her üçüdür. ama işte, birinci kişi zaten duruma baştan beri biraz daha hakimdir; çay ister kız getirir, sigara ister erkek verir, çakmak ister erkek çıkarır ve birinci kişi sonunda emir kipiyle baskısını cisimleştirir. zaten kız ile erkek gri-beyaz kıyafetlidir, emir veren kırmızı. [pardon! insan seyrettiğine anlam yüklemeden edemiyor...]
emir-komuta zinciriyle gittikçe sarmallanan şiddet döngüsü, yapıtın sonuna doğru keskin bir viraj daha alır ve roller altüst olmuş olarak "başka sesler" noktalanır.

...

geçtiğimiz aralık ayında hayatımda ilk defa bir sahne gösterisini, prömiyer yapmadan önceki seyircili provada izleme şansıma ermiştim. "başka sesler" o provadan sonraki geri bildirimlerle, eminim başka etkenlerle ve zamanla bayağı bir değişmiş.
benim açımdan çok öğretici oldu böyle bir deneyim; bir yapıtın yaratım sürecine tanık olmuş oldum.
geçtiğimiz haftasonu son halini izlediğim "bazı sesler"den, seyircili provadaki versiyonunda çok bariz şekilde verilen referansların neredeyse hepsi çıkarılmış, iş bayağı bir değişmiş. hatta, o provada kişisel olarak çok beğendiğim ve beni çok etkileyen bir sahne de hiç bir kırıntısı bile kalmayacak şekilde kaldırılmış. [ne üzüldüm, bir bilseniz!]
yıllar önce bir hocamın "tasarımına aşık olma!" ve son zamanlarda bir arkadaşımın "malzememize aşık olmayacağız" öğütleri çınladı kulağımda.
odman da elindeki -biraz fazlaca betimleyici ve ağdalı- malzemeden göz kırpmadan azaltmayı, atmayı, vazgeçmeyi, ayıklamayı başarmış. ve bu sayede yapıt daha soyut, odaklı, net ve temiz hale gelmiş.

"başka sesler" bu coğrafyaya dair anlatılması zor bir ruh halini, bir durumu, bir atmosferi özgün ve başarılı bir şekilde sahneye taşıyor.

fotoritim.com /// söyleşi /// Levent Yıldız




İlyas Odman - camadımlar


“Cam bardaklar üzerinde geliriz dünyaya, yaşamı onların üzerinde geçiririz. Önce birkaçı üzerinde zor durabildiğimiz ve becerdikçe, başardıkça daha çoğu. Üzerinde hareket etmeye, ilerlemeye başlarız ve tanırız yaşamı, deneyimleriz. Üstünde dinlenir üstünde tehlikelere gönüllü alınmış risklerle, merakla devam ederiz. İstek, ümit, beklenti hiç bitmez, daha farklısı daha uğruna yaşanabilir olanı. Aranır... Zorlanır... Kırılır bazen altımızda, hayal kırıklıklarımız gibi. Bitmez hayat yine devam eder. Bir bakmışız hayat ile oyun oynamaya başlamışız. Nedir ki hayat?... Güç bela üzerinde durduğumuz anları unutmuşuzdur çoktan. Yetmez... Hayat kime yeter ki?... Kimin beklentisi biter ki, biter ise her şey biter... Heyecan duyduğumuz, nefes alıp, hareket edebiliyoruz diye tutku ile bağlandığımız hayat. Madde ve maddenin ötesi, yani biz… Ve ardından ilk temas, çevremizdeki "diğerleri"nin farkına varmak. İç içe geçen, paylaşılan hayatlar. Ortak umutlar... Ahenk, uyum, estetik, diyalektik, rekabet, paylaşma, mücadele, deneme kaybetme, deneme yanılma, deneme başarma ve her defasında daha zorunu... Pamuk ipliği ile bağlı, ellerimizden kaçıp gidebilecek hayatın üzerinde geçici hafıza kayıplarında yaşamak ve o hayata bazen bulanık bazen arı rengimizi verebilmek. Hiç durmamak üzere... “

Levent Yıldız



• Camadımlar gösteriniz farklı bir deneyim yaşattı bana, izleyicilerin tümüne olduğu gibi… Eminim pek çoğumuz farklı yönlerden farklı düşünceler, sorgulamalar ile kalktık yerlerimizden oyunun sonunda… Bu gösterinin fikri ilk nasıl doğdu içinizde ve performansa dönüşüm süreci nasıl oldu?

“ Camadımlar esasında bayağı eski bir çalışma, 2006 yılında üretilmiş bir sahne işi. Ancak yapısının getirdiği değişimlere açıklık ve yenilenebilme özelliği nedeniyle halen sahnelenebiliyor, performerlar olarak biz kendi değişimlerimizi her temsile yansıtabiliyoruz ve böylece izleyici de her izleyişinde yeni bir akışa şahit oluyor. Camadımlar ,“malzemeleri / nesneleri işlevlerinin dışında kullanmak” konusunda çalıştığım bir dönemin ürünü hatta son ürünü. Ondan önce sigara, masa, saat gibi günlük hayatta sık sık karşılaştığımız başka nesnelerle bu atölyeler sonucu işler çıkarmıştım, bu iş için bardak, cam gibi malzemelere yoğunlaşmak istemiştim. Seçilen malzeme bir süre sonra doğal olarak “kırılganlık” gibi somut bir kavramın üzerine yoğunlaşmamı sağladı, bu kavram da beni “nesnenin kırılganlığı”ndan “bireyin kırılganlığı”na ve oradan da “ilişkinin kırılganlığı”na getirdi.

• Dans sizin için eminim çok şey ifade ediyor, hayatı ifade ediyor… Bunları cümlelere dökmek istersek neler diyebilirsiniz? Hayatın keşfi, deneysellik, cesaret, kendini anlatma ve ifade etme, öykü anlatımı, vücudunuzu kullanarak yapılan arayışlar vs.vs.?

Gerçekleştirdiğim çalışmaları artık “dans” adı altında sınıflandırabilir miyim, bilmiyorum. Gerçi sınıflandırmaya da gayret etmiyorum, kimileri için dans kimileri için performans kimileri içinse fiziksel tiyatro….Her çalışmada yeni bir hareket etme bilgisi peşinde koşuyoruz, işin yapısına özel, o yapının doğurduğu bir hareket kalitesi oluşuyor. Sadece “poetik” yapılar kurmaya gayret ediyorum, yani kendi içinde tutarlı, kökenini var olan gerçeklikten alan ama o gerçekliği çağrıştırırken kendisi estetik ve etik anlamda yeni bir gerçeklik oluşturan yapılar kurmak peşindeyim.

• Koreograf penceresinden bakınca, bir dans öyküsünü ortaya çıkarmak, onu biçimlendirmek nasıl bir olgu?

Üretmeye başladığın noktadan üretimi bitirdiğine inandığın ana kadar geçen zaman içinde yaşadığın sürecin getirilerini hoşgeldinleyen, o sürecin belirlediği bir üretim yaşanıyor genelde. Sabit bir dans öyküsünden değil, süreç içinde parçalanan bir yapıdan bahsediyorum, hatta her temsilde parçalanmaya; değişmeye açık; lineer olmayan bir kurgu; bir oyun alanı yaratmak…

• Ülkemizde ve dünyada sizin tarzınızdaki dans gösterilerine baktığınız zaman neler aktarmak istersiniz? Bizde çok ender izleme şansı bulduğumuz bir tür çünkü bu tip performanslar…

Bedenin olanakları ile beden hakkında sahip olduğumuz yargıları kıran, kabullerimizle oynayan, estetik isteklerimizi tatmin etmekle yetinmeyip etik kabullerimizi sorgulayan, tartışmaya açan sahne yapılarıyla ilgileniyorum. Ama bu etik tartışmanın peşinde koşarken estetik kaygılarını yitirmeyen, anlatısına uygun form arayışlarına devam eden çalışmalar. Bizde ya bir şey anlatıyor olma durumu form arayışını baltalıyor ya da estetik formlar içeriği eziyor. Dave St. Pierre, Ann Van den Broek, Jan Martens, Schwalbe, Ivo Dimchev bu aralar takip ettiğim isimler.

• Vücudun disiplini, sınırların zorlanması, kusursuz bir denge, tiyatral sunum, risk alma, beden ile ruhun biçimlendirilmesi v.b. o kadar çok şey var ki sizin çalışmalarınız üzerine… Kimisi için belki çılgınlık kimisi için farklı bir deneyim… Siz çalışmanıza gelen ve sizi etkileyen görüşler, yorumlar içinden neler aktarmak istersiniz aklınızda kalan?

Oggi niente nin temsillerinde ( temsil hangi ülkede olursa olsun; İtalya, Fransa, Almanya, Hollanda ya da Türkiye ) mutlaka ağlayan birilerinin olması ilgi çekici bir durum. Hayatımda bir daha yapmak istemeyeceğim kadar kaba bir melankoli duygusu ve içinde hiçbir mizahi yön olmayan yapısı ile benim bile mesafeli durduğum bu çalışma, bir şekilde seyircide bunu yaratıyor. Finalinde kendi dilinde söylediğim şarkıya İtalya’da çakmaklarını yakarak eşlik eden bir seyirci hatırlıyorum. İlginç bir durumdu.

• Önümüzdeki dönemde yeni bir çalışmanın içinde olacağınız bilgisini almıştım sizden. Bu projenizden bahseder misiniz son olarak?

Koreograf Aslı Bostancı ile yaklaşık bir senedir üzerinde çalıştığımız, Utrecht’de EIM rezidansında üretmeye başladığımız, ses tasarımcısı Mutlu San’ın katılımı ile süren çalışma İstanbul Tiyatro Festivali’nde sergilenecek. Sanatsal bakış açılarına çok güvendiğim bu iki kişi ile, çok kendine özgü, samimi, yoğun bir sahne işi çıkarmaya gayret ediyoruz. Çalışmanın adı “tales in no language / dili olmayan hikayeler” ve Mayıs’da ilk gösterimini gerçekleştirecek.

Haziran ayında PERFORM2012 ve Productiehuis Rotterdam ortaklığ ile Hollanda ve Türk sanatçıların ortaklaşa üreteceği çalışmanın rezidansı başlıyor. Melih Gençboyacı, Christina Katharina Flick, Kimmy Ysette Ligtvoet ve benim içinde olduğumuz çalışma, İstanbul ve Rotterdam’da gerçekleşecek altı haftalık prova döneminden sonra Ekim’de burada, Kasım’dan itibaren Amsterdam, Rotterdam ve Utrecht’de gösterilecek

Uzun süredir üzerine çalıştığım, çalışma alanı olarak odamı seçtiğim ve insanın kendi odasıyla ve odasında geçirdiği gecesi ile olan ilişkisine bakan bir solo var, ne zaman biter bilmiyorum ama alttan alta hep çalışıyorum. Bittiğine inandığım bir zaman sergilemeyi düşünüyorum.

Saturday, March 3, 2012

şubat 2012 /// a.bostancı.i.odman.m.san /// saloniksv by ali güler


şubat 2012 /// camadımlar /// saloniksv by ali güler

şubat 2012 /// oggi niente /// saloniksv by ali güler


http://danzon2008.blogspot.com /// Şubat 2012






en sevdiğin cansız nesne nedir? / bostancı - odman - san
iki dansçı; biri garip bir oyuncak hayvan, diğeri bir masa olmak istiyor. tam "istemek" olmayabilir; hesaplaşmak, hemhal olmak, değmek, esinlenmek, anlamak da olabilir.

gösterinin başlığı: "en sevdiğin cansız nesne nedir?"
aslı bostancı'nınki küçük plastik hayvanlar, ilyas odman'ınki basit, ahşap bir masa.
birbirine teğellenmiş yirmişer dakikalık solo performanslarında önce bostancı sonra odman cansız nesneler ile canlı bedenleri arasında iletişim kuruyorlar.

bostancı, derdini daha soyut ele alarak aktarıyor; performansının alt başlığı "arada"nın altını kalınca çizerek kendini tanımsız canlı bir varlığa dönüştürüyor; sesiyle, duruşuyla, sırtıyla, saçlarıyla dna'sı özgün bir varlığa.
odman ise hesaplaştığı nesneyle her an temas halinde; onunla birlikte evriliyor, dönüşüyor. bazen masanın bir parçası, devamı, uzantısı olmaya çalışıyor, bazen masayı kendi bedeninin uzuvlarından biri haline getiriyor. aralarda, leitmotif gibi masanın (mimari anlamda) tektonikliğini taklit ediyor.

çok basit (ama gerekli etkiyi sağlayan) ışık tasarımı ve canlı performansla yaratılan ses tasarımı (mutlu san) bostancı ile odman'ın varlıklarına arka çıkıyor, yaratılan atmosferi destekliyorlar.

"what is your favorit inanimate object?" 27 şubat pazartesi iksv salon'da, 29 şubat çarşamba kumbaracı50'de.
sahne-seyirci ayrımı kesin çizgilerle tanımlanmamış bu mekanlarda bostancı, odman ve san'ın ortaklaşa yarattıkları dünya daha da etkileyici oluyordur.
kaçırmayın; belki de istanbul'daki son gösteriler...

bugunbugece.com /// SÖYLEŞİ /// Özcan Tekdemir


İlyas Odman, Akdenizlilerin Melankolisini Anlattı : “Oggi, Niente”

Koreograf İlyas Odman’ın geçtiğimiz mayıs ayında İtalya’nın Floransa kentinde düzenlenen uluslararası FABBRİCAEUROPE Festivali’nde gösterim ve yapım desteği almaya hak kazanan ve ilk gösterimini aynı festivalde gerçekleştiren “Bugün, hiçbir şey…/ Oggi, niente…” adlı çalışması Kumbaracı50'de

Kişinin ölüm gerçeğini ve onu takip eden yas sürecini konu edinen sahneleme, İtalyan yazar Cesare Pavese’nin “Yaşama Uğraşı” adıyla yayınlanan günlüğünden esinleniyor. Dansını nesneler, gelenekler ve anılar üzerine kuran dansçı ilyas Odman, sahnede geride bırakılmış ve kırılgan bir karakter kurguluyor. Müziklerini Ingiliz Hana Koriech'in üstlendiği çalışma İtalya'nın değişik şehirlerinde düzenli olarak gösterilmeye devam ediyor.
Ülkemizde modern dans ve tiyatroyu harmanlayarak yarattığı özgün çalışmlarıyla kendisine ait tartışmasız bir çizgi belirleyen sanatçıyla ‘’oggi niente…’’ye ve çalışmalarının biçimsel üretim sürecine dair ufak bir söyleşi yaptık.

Ö.T. :İtalyan edebiyatının en önemli fakat en karanlık yazarlarından Pavese’nin yaşama uğraşı isimli sanat güncesinden esinlenerek yarattığınız bir performans izliyoruz ‘’bugün, hiçbir şey…/ oggi, niente…’’de. Bu tercih edişin sebebi nedir?

“oggi niente”, hayatımda ilk kez, yakından tanıdığım bir çiftin taraflarından birinin vefatından sonra gerçekleşen cenazesine şahit olmamdan sonra aklıma düştü; geride kalanın, dönüşü olmayan bir şekilde ayrılanın o durumda yaşadığı o korku dolu durağanlığı gördüğüm günden beri, geride kalanla yaşamaya devam edenle ilgili bir iş yapmaya cesaret etmek istiyordum. Bana bu cesareti ortaokul yıllarımda okuduğum ve sonra kütüphanede unuttuğum “oggi niente” verdi, bir yazarın günlüğünü okuma mahremiyetine girme; onun zamanla, zamanın yıkıcılığıyla başetme çabası ama başarısızlığı, sürekli sürekli ama sürekli tekrarları o cenazede gördüğüm “geride kalanın” donuk yüzü ve ileri geri sallanan bedeni ile örtüşüyordu. İtalya’da bunu ürettiğim kasabanın yalnızlık hissi, güneyin o yaşlı, melankolik Akdenizliliği işin yapısını kurmamda gerekli atmosferi yaratmam da yardımcı oldu.

Ö.T. : ‘’Bugün, hiçbir şey…’’, bize İlyas Odman’ın kişisel tarihindeki yas sürecine dair ipuçları veriyor mu?

Hem var hem yok; hem içinde hareket edebileceğim bir yapı kurmak zorunda olmanın getirdiği nesnel yaklaşım hem de orada olmaya, bu kadar melankolik, karanlık bir yapı içinde olmaya ikna olacak kadar kendiliğinden öznel bir yaklaşım gerekiyor, işi yaparken gözümün önüne getirdiğim, iç sesimi kurgulamama yardımcı olan özel bir anı görüntüsü mevcut bu nedenle.

Ö.T. :Yas ve ölüm kavramları akdenizli olmanın verdiği bir ortak duygulanımla türk ve italyan toplumları arasında benzer bir biçimde mi karşılanıyor?

En azından Sicilya ve Anadolu bu konuda çok benziyor, kaybedilene duyulan özlem pek çok medeni toplumdaki gibi hemen ve ani bir şekilde yok edilmiyor, çok uzun sürelerde çok daha gelenekselleşmiş formlarla yaşanıyor. Yas tutmanın bir ritüeli oluşuyor.

Ö.T. :Çalışmalarınızın biçemsel araştırmalarında ana itkiyi aldığınız nokta danstan mı tiyatrodan mı doğuyor?

Hareketi yapmaya iten nedenin teatrelliğinden ve teatral koşullardan oluşan formların hareketsel dinamiğinden. Yani bunları birbirinden ayırmak çok zor, performatif olana ulaşana kadar her şeyden yararlanabiliyorum.

Ö.T. :’’Oggi, niente…’’, İtalya’da gösterimlerine hala devam ediyor. Sizce dansın ve tiyatronun izleyiciyle kurduğu ilişkinin yurt dışındaki örneklerinin yakınlık düzeyine ulaşabilmesi için ihtiyaç duyduğu ivme sağlanabilir mi?

Ben bir kültür sanat yöneticisi ya da bir akademisyen olmadığım için çok fazla “seyirci geliştirme” üzerine düşünmüyorum, ben sadece “yapıyorum.” Daha fazla yerde daha fazla sayıda “yapmayı” düşünüyorum, bunu üretim sürecinin bir parçası olarak görüyorum, ürettiğim bir işi beş altı kez oynamakla yetinirsem içindeki bir çok gelişebilecek yeri fark edemiyorum, seyirci önündeki her gösterim üretimin bir parçası haline geliyor. O nedenle bu konuda ne yapmalı bilmiyorum, ama yapmaya devam etmenin gerekliliğine inanıyorum. Bunun getirilerini de görüyorum.

Monday, February 13, 2012

Monday, January 9, 2012

Zeynep Aksoy /// "Demli çaydan işkenceye bir durak" /// Radikal 08.01.2012




"Bir çay koyar mısın?" ricasının kabulünden emirler yağmuru altında kendini helak ederek yerlerde sürünmeye ne kadar sürede varılır? En masum görünen istekler kontrol dışı bir sadizme nasıl evrilir? İlyas Odman’ın yeni işi ‘Başka Sesler’ bu sorularla uğraşan bir performans. ‘Altıdan sonra tiyatro’nun projesi ‘gece hikâyeleri’nin ilki olan ‘Başka Sesler’de Odman, kendi adına bazı ilkler deniyor, metni olan, teatral bir işe soyunuyor, iki oyuncuyla çalışıyor ve “aşk”tan uzaklaşıyor.

Bir masa etrafında, oyun üzerine bir sohbetle başlıyor “Başka Sesler”. Bazı gayet masumane isteklerle kesilip tekrar edilen diyaloglardan sinsice ciddi bir işkence sarmalına evriliyor, fiziksel ve de ruhsal… İpek Taşdan “dominatriks” işkenceci rolünde çok başarılı, Gülhan Kadim de ezilen olarak. İlyas Odman’ın oyunculuk meylini iyice açık ediyor bu iş, zamanlamalarının doğruluğu olan bitenin komik boyutunun altını çiziyor. Çünkü her ne kadar Odman’ın kendi ifadesiyle “baskı mekanizmasının fark edilmeden en gündelik kabulden nereye gidebileceğini” araştırsa da ‘Başka Sesler’, bu yükün altında ezilirken bir yandan komik olmayı da başarıyor. Ceza mekanizması ve ast-üst ilişkisinin tuhaflığı üzerine, sembolizmle gerçeklik arasında gidip gelen, teatral, fiziksel ve duygusal bir iş ‘Başka Sesler’, hiç bağlantısı yokmuş gibi durmasına rağmen içinde yaşadığımız ortamın yarattığı hayalet baskıdan izler de taşıyor. Dramaturjik anlamda çok ilginç detay ve geçişlere sahip ve kesinlikle son derece değişik.

Wednesday, December 14, 2011

kumbaracı5​0 "gece hikayeleri​", "başka sesler başka odalar / İlyas Odman" ile başlıyor!







KUMBARACI50’DE ‘GECE HİKAYELERİ’* BAŞLIYOR! *
Kumbaracı50'de "Gece Hikayeleri" bir Altıdan Sonra Tiyatro tasarımıdır.
23 aralık cuma 23:00 PRÖMİYER / 24 aralık cumartesi 23:00

“…başka sesler başka odalar…”

Proje Tasarım: İlyas Odman
Performans: Gülhan Kadim, Selim Can Yalçın, İlyas Odman,İpek Taşdan
Dramaturjik destek: Eylül F.Akıncı
Müzik: Alva Noto
Işık Tasarım: İsmail Sağır
Fotoğraf: Ebru Satır, Gizem Erden

…bir gün içinde yaşamı sürdürmek için gerçekleştirdiğimiz tüm eylemlerin fiziksel yorgunluğuna 40 dakika içinde ulaşmaya çalışan; bu yorgunluğun, çabanın rastlantısal tablolarının ancak “oyuncu”lar tarafından “dans edilebildiği” ; kendimizi gerçekleştirmek, sevilmek, kabul edilmek için kendimiz ve ötekiler üzerinde kurduğumuz baskı üzerine komik bir kabus…bir gece hikayesi…kendi seslerini geri kazanmaya çalışan hortlaklar ve yaşam arasında bir öykü…
tek perde 40 dakika
tam 30, ind 20 *tek oyun
iki oyun; tam 40, ind 20 ( Kumbaracı50’da aynı gün 20.302da oynayacak oyunun bileti ile beraber.)
biletler :biletix ve gişemizde / gişemiz pazar günleri 11:00, diğer günler 16:00’dan itibaren oyun saatine kadar açıktır.
212 243 50 51 / 532 255 55 80
www.kumbaraci50.com
www.ilyas-odman.blogspot.com

Sunday, October 2, 2011

"Jerome Bel / Show must go on" with a local crew




Jérôme Bel
The Show Must Go On
23 October 2011 | Sunday 20:30
Beşiktaş Fulya Sanat

One of the most important masters in contemporary choreography, Jérôme Bel’s The Show Must Go On, premiered in 2001, will be re-interpreted by all-local stage crew as part of 5th iDANS Festival.

The Show Must Go On, which has received an enormous number of applications for the call made to determine the project crew, will be staged as the closing act of iDANS on October 22nd 2011. The work is among the most unmissable performances in iDANS Festival with its dances and dancers as well as its conceptual proposals.

As the sensational enfant terrible of contemporary dance, Jérôme Bel has received many awards including New York Bessie Award (2005) with this work. The artist also appeared in iDANS 01 with Shirtology and in iDANS 04 with Pichet Klunchun and Myself.

Conception and direction: Jérôme Bel |
Music: Leonard Bernstein, David Bowie, Nick Cave, Norman Gimbel and Charles Fox, J. Horner, W.Jennings, Mark Knopfler, John Lennon and Paul Mac Cartney, Louiguy, Galt Mac Dermott, George Michael, Erick "More" Morillo and M. Quashie, Edith Piaf, The Police et Hugh Padgham, Queen, Lionel Richie, A.Romero Monge and R. Ruiz, Paul Simon Creation: Paris (France), on January 4th 2001, at the Theatre de la Ville
With: Alexandre Abellan, Asuman Çakır, Bayram Renklihava, Beste Tüzün, Burak Yamantürk, Deniz Soyarslan, Dilek Dervişoğlu Champs, Erdal Hedef, Erdem Gündüz,Gencay Üstünel, Hamit Aktaş, İlyas Odman, İsmet Şahin, Müge Çakır, Murat Can Buluz, Nazlı Arolat, Nilgün Günsür, Pelin Başaran, Salih Usta, Serap Meriç, Sinem Yıldız, Su Güzey, Tuğçe Tuna, Tuğrul Savaşçı, Ufuk Şenel
Assistants: Henrique Lopez ve Dina Ed Dik | Casting: Henrique Lopez, Dina Ed Dik | Production of original version: Theatre de la Ville (Paris), Gasthuis (Amsterdam), Centre Choregraphique National Montpellier Languedoc-Roussillon (Montpellier), Arteleku Gipuzkoako Foru Aldundia (San Sebastian), R.B. (Paris) | Production of İstanbul version: iDANS | İstanbul Project Coordinator: Burcu Barakacı | Production manager: Sandro Grando | Note: Piece in the repertory of the Deutsches Schauspielhaus Hamburg (2000-2005) with 30 performances, and in the repertory of the Lyon Opera (2007-2014) | Websites : www.jeromebel.fr, www.catalogueraisonne-jeromebel.com

Çağdaş koreografinin en önemli ustalarından Jérôme Bel’in ilk kez 2001 yılında sahnelenen The Show Must Go On adlı eseri 5. iDANS Festivali kapsamında tamamen yerli bir sahne ekibi ile yeniden yorumlanıyor.

Projede yer alacak ekibi belirlemek üzere yapılan çağrıya rekor düzeyde başvuru alan The Show Must Go On (Şov Devam Etmeli) 22 Ekim 2011 tarihinde iDANS’ın kapanış gösterisi olarak sahneleniyor. Eser danslarıyla ve dansçılarıyla olduğu kadar kavramsal önerileriyle de iDANS Festivali’nin en kaçırılmaması gerekenleri arasında.

Çağdaş dansın uslanıp uslanmadığını hep birlikte göreceğimiz “yaramaz çocuğu” Jérôme Bel bu eseriyle New York Bessie Ödülü (2005) de dahil olmak üzere birçok ödüle layık görülmüştü. Sanatçı, iDANS 01’de Shirtology, iDANS 04’te ise Pichet Klunchun and Myself adlı eserleriyle yer almıştı.


Tasarım ve yönetim: Jérôme Bel
Müzik: Leonard Bernstein, David Bowie, Nick Cave, Norman Gimbel and Charles Fox, J. Horner, W.Jennings, Mark Knopfler, John Lennon and Paul Mac Cartney, Louiguy, Galt Mac Dermott, George Michael, Erick "More" Morillo and M. Quashie, Edith Piaf, The Police et Hugh Padgham, Queen, Lionel Richie, A.Romero Monge and R. Ruiz, Paul Simon Yaratım: Paris (Fransa), 4 Ocak 2001, Theatre de la Ville
Performans: Alexandre Abellan, Asuman Çakır, Bayram Renklihava, Beste Tüzün, Burak Yamantürk, Deniz Soyarslan, Dilek Dervişoğlu Champs, Erdal Hedef, Erdem Gündüz, Gencay Üstünel, Hamit Aktaş, İlyas Odman, İsmet Şahin, Müge Çakır, Murat Can Buluz, Nazlı Arolat, Nilgün Günsür, Pelin Başaran, Salih Usta, Serap Meriç, Sinem Yıldız, Su Güzey, Tuğçe Tuna, Tuğrul Savaşçı, Ufuk Şene | Asistanlar: Henrique Lopez ve Dina Ed Dik | Oyuncu seçimi: Henrique Lopez, Dina Ed Dick | Orijinal versiyon yapım: Theatre de la Ville (Paris), Gasthuis (Amsterdam), Centre Choregraphique National Montpellier Languedoc-Roussillon (Montpellier), Arteleku Gipuzkoako Foru Aldundia (San Sebastian), R.B. (Paris) | İstanbul versiyonu yapım: iDANS | İstanbul Proje Koordinatörü: Burcu Barakacı | Prodüksiyon menajeri: Sandro Grando | Not: Deutsches Schauspielhaus Hamburg (2000-2005) ve Lyon Operası (2007-2014) repertuarlarında yer almıştır | Web sayfaları : www.jeromebel.fr, www.catalogueraisonne-jeromebel.com

Tuesday, June 21, 2011

Tuesday, May 3, 2011

glasstepsss @julidans/amsterdam




http://ilyas-odman.blogspot.com/2011/05/glasstepsss-julidansamsterdam.html

glasstepsss, hollanda'nın önemli çağdaş dans festivallerinden JULIDANS'ın, içinde VA Wölfl / Neuer Tanz,Ultima Vez / Wim Vandekeybus, Eszter Salamon, Mathilde Monier & La Ribot gibi isimleri barındıran programına girdi.